Kayıtlar

İKİ UÇ KARAKTER: ALİ NİZAMİ BEY'İN ALAFRANGALIĞI VE ŞEYHLİĞİ

Resim
"Gerçi bu yaşadığımız zamanlar, bizim bir tahterevalli oynar gibi, bir hayli ilerlemiş bir alafrangalıktan bir hayli geri kalmış bir şarklılığa, lezzetle, bir gidip bir geldiğimiz zamanlardı. Fakat aynı adamın, bu kadar az bir vakit içinde, o kadar gösterişli bir alafrangalıktan bu kadar koyu bir şarklılığa geçişine cidden hayretler içinde kalıyordum." Alice'i bilirsiniz. Hani sıkıcı hayatından beyaz bir tavşanı takip ederek kurtulmuştu. Tavşan deliği, onu bambaşka bir dünyayla tanıştırmıştı. İşte romanlar da insanı başka dünyalara, başka başka insanlara götüren tavşan delikleridir. "İnsan büyük bir muammadır." diyen Abdülhak Şinasi Hisar, bizi romanlarıyla insanın içine doğru bir yolculuğa çıkarır. Ali Nizami Bey'in Alafrangalığı ve Şeyhliği kitabıyla tanıdığımız Ali Nizami Bey ise onun en muamma dolu karakteridir.     ABDÜLHAK ŞİNASİ HİSAR: 1887 yılında, İstanbul'da, babasının Rumeli Hisarı'ndaki yalısında dünyaya geldi. Galatasaray Lisesinde Rec...

BİR ŞÜPHENİN ROMANI: YALNIZIZ

Resim
  "Ey insan! Bu kitabı sana ithaf ediyorum. Başının üstünden büyük bir rüzgâr geçiyor. Yalancı bir fecirle başlayan asır kararıyor ve sana tek ümit ışığı olarak en kudretli kaynağı uranyumda değil, senin ruhunda sıkışmış maddeden kopararak çıkardığın korkunç tahrip aletinin patlayışından yükselecek alevi bekletiyor. Ey bahtsız! Tarihinin hiçbir devrinde kendine bu kadar yabancı, bu kadar hayran ve düşman olmadın." Hayat zıtlıklar üzerine kuruludur: Aydınlık-karanlık, iyi-kötü, ruh-beden... Trajediden doğan roman türü zıtlık üzerine kurulu bu dünyada evini arayan insanlara adeta "Seni anlıyorum!" tesellisi verir. İnsanı maddenin, bedenin çekiminden kurtarıp ruhunu özgürleştirmeye çalışan Yalnızız romanı, Peyami Safa'nın insana bir tesellisi olarak arz-ı endam eder.     PEYAMİ SAFA: 1899'da, İstanbul'da doğdu. Yoksulluk ve dokuz yaşında yakalandığı kemik veremi nedeniyle düzenli bir eğitim alamadı. Bir yandan çalışırken bir yandan da kendi kendini yetişt...

ALAFRANGA VS. ALATURKA: FATİH-HARBİYE

Resim
"Şark ve Garp insanlığın külçesini terkip ederler, bu itibarla, medeniyet dediğimiz şey yeni terkiplere doğru mütemadiyen istihale eder. Buna terakki, tekamül, değişme, ne derseniz deyiniz. Ben tabirlerden de korkarım. Hiçbir tabiatın sabit bir medlulü yoktur. Garp medeniyetinin içinde Şark unsurları ve Şark medeniyetinin içinde Garp unsurları yok mudur? Fakat her şey bir derece meselesidir." Güneşin doğduğu yerle battığı yer arasındaki mesafe ne çok meşgul etmiş insanı yüzyıllardır. Doğu-Batı meselesi ülkemize 19. yüzyılın değişim rüzgârlarıyla gelen ve günümüze kadar süren bir mesele. Peyami Safa, Doğu-Batı sorununu "Türk ruhunun en büyük işkencesi" olarak tarif eder. O, bunu söylediğinde Tanzimat Dönemi çoktan geçmiş, Milli Mücadele bitmiş, Osmanlı İmparatorluğu artık yerini Türkiye Cumhuriyeti'ne bırakmıştı. Toplumsal değişimlerin etkileri had safhadaydı. İşte Peyami Safa'nın Fatih-Harbiye romanı, bu değerler çatışması üzerine kurulu bir romandır.     P...

TARİHİN İZİNDE: SULTAN HAMİD DÜŞERKEN

Resim
  "İstibdatı yıktık, her şeye hakim olduk, diyoruz. Hakikatte ise disiplinsiz, bilgisiz, hazırlıksız bir avuç insandan ibaretiz... Büründüğümüz, arkasına gizlendiğimiz esrar perdesi altında hiç de kuvvetli olmadığımızı sezenler var, sezenler artıyor." Geçmiş dönemlerin ruhunu tanımlamak zor bir iştir. İşte bu noktada devreye özellikle edebiyat ve romanlar girer. Tarihsel dönüşümlerin yaşandığı toplumsal çerçevede bireyi o döneme özgü koşullar içine yerleştiren romanlar, elverişli birer kaynaktır. Nahid Sırrı Örik'in Sultan Hamid Düşerken adlı romanı bu anlamda Türk okuru için önemli bir kaynaktır.     NAHİD SIRRI ÖRİK: Üst düzey bir devlet görevlisi ve aynı zamanda yazar olan Hasan Sırrı Bey'in oğlu olarak 1895'te, İstanbul'da dünyaya geldi. Galatasaray Lisesini yarıda bırakarak kendi kendini yetiştirdi. 1915'ten 1928'e kadar Tiflis, Berlin, Paris, Roma, Viyana gibi şehirlerde yaşadı. İlk öyküsü Paris'te çıkan bir dergide Fransızca olarak yayımlan...

UYUŞMAZ İNSANIN İLK ÖRNEĞİ: DENİZİN ÇAĞIRIŞI

Resim
  "Denize... Denize... Onun sonsuz maviliğine kes diyen kim? Bana kim sesleniyor? Doktor mu? Onun hakkı var. Etrafımızı çeviren, zaman ve mekânın hudutları içindeyiz. Burada her şey hesaplı, mahdut... Mavi engin bütün hudutlardan kurtarır mı insanı? Ah, ne kadar da tatlı bu ses: - Denize... Denize... Babanı da o çağırmıştı." 1938 ve sonrası; Türk edebiyatının yenilendiği, zenginleştiği bir dönemdir. Bir anlamda sanatın coğrafyası da değişmeye başlamıştır artık, hem sanatçıların kökeni hem de ele alınan konular bakımından. Anadolu bir sürgün yeri ya da halkı tanımak için şöyle bir dolaşılan yer değildir artık. Büyünen, yetişilen, görev alınan yerdir. Bu kuşağın en önemli sanatçılarından biri de Kemal Bilbaşar'dır.      KEMAL BİLBAŞAR: "1910 yılının ocak ayını şubata bağlayan karlı kış gecesinde Çanakkale'de dünyaya gelmişim. Babam Hüsnü Naim Efendi, Selanik'in Balkan devletlerince işgali sırasında müttefik subaylarınca şehit edilmiş. Sekiz yaşıma dek yetim büy...

ÇOK SATAN (!): KÜRK MANTOLU MADONNA

Resim
  Bazı yazarlar mücadele için doğmuş gibidir. Onların eserleri kendinden sonrakilere emsal teşkil etsin diye daha yüce bir kalem tarafından yazılmış gibidir adeta. Yazdıkları ve yaşamıyla, ne eksik ne fazla, bir Türk gerçeğini ortaya koyan Sabahattin Ali de işte bu yazarlardandı. "Dibinde bir ejderhanın yaşadığı bilinen bir kuyuya inecek bir kahraman bulmak, muhakkak ki, dibinde ne olduğu hiç bilinmeyen bir kuyuya inmek cesaretini gösterecek bir insan bulmaktan daha kolaydır. Benim de Raif Efendi'yi daha yakından tanımam sadece bir tesadüf eseridir."      SABAHATTİN ALİ: 25 Şubat 1907'de Gümülcine'de doğdu. İstanbul İlköğretmen Okulunu bitirdi. Yozgat'ta bir yıl öğretmenlikten sonra 1928 yılında Milli Eğitim Bakanlığınca Almanya'ya gönderildi. 1930'da döndükten sonra çeşitli illerde Almanca öğretmenliği yaptı. 1932 yılında Konya'da bulunduğu sırada bir arkadaş toplantısında Atatürk'ü yeren bir şiir okuduğu iddiasıyla tutuklandı. Bir yıla mahkum...

ÜÇ DÖNEM, TEK ŞEHİR: ÜÇ İSTANBUL

Resim
Bir şehrin karakterini bir sokağında, bir cemiyetinde, tek bir insanda görmek mümkündür. Çünkü şehirlerin ruhu, ne sadece iklimi ne de coğrafî varlığıyla; içinde yaşayan her bir bireyin nefesiyle oluşur. Dünyanın en güzel şehirlerinden biri olan İstanbul ise sadece kendi sınırlarının değil tüm vatanın rengi, kokusudur. Mithat Cemal Kuntay'ın Üç İstanbul 'u bir insanın hayatı üzerinden bir şehrin, oradan da tüm yurdun hikâyesini anlatır. "Tarihin masalsılaşması ne kadar güzeldir: Adnan şimdi demir kaşlı yeniçerilerle altı yüz yılın rüyasında yürüyordu. Yürüdü, yürüdü; harbili tüfeklerin orman karanlığında, terli başı serin ve uyuşuk; tarihe basan ayakları etrafa gölge saçarak yürüdü, kendi vücudunun karanlığında kayboldu."     MİTHAT CEMAL KUNTAY: Yazar, 1885'te İstanbul'da doğdu. Hukuk fakültesinden mezun oldu. Erken yaşta ölen babasının ardından ailesini geçindirebilmek için gazetecilik, özel öğretmenlik ve avukatlık yaptı. Bu sırada ilk şiirleri ve yazıları ...